Bir tavan arası veya bodrum katında olmayı, şu anda olduğum yere yeğler miydim? Ne yerde ne de gökte; sanırım aralarda kaldım hep. Bu arayışlarımın yegâne nedeni de bu olsa gerek diye geçirdim içimden. İçimden yollar, köprüler, parklar ve bahçeler geçiyor gün aşırı. İçim içimden geçiyor, suretim aslımı inkâr etmiyor, oda mevcudiyetimi delip geçiyor. Neler söylüyor dilim, kuşbaşı porsiyonlar halinde parça pinçik edilmiş ne varsa bildiğim dilim dilim. Aklım bana lirik oyunlar oynuyor, çocuk aklı işte diyorum. Kaç yaşında olursa olsun oyunlar oynamak istiyor.

 

“Geriye dönüp bakınca anlıyorum. İçinde senkron kayması geçen hayat benimkiydi. Altmış beş yaşında bir adama yaptığım dublajdan farklı değil, dudaklarımın zihninizde bırakacağı lekesiz akıntı”

 

Olgunlaştıkça ve toprağın ısısı havanın ısısından daha önemli olmaya başladıkça, insan daha bir ayakları yere bassın istiyor. Ya da istemiyor, benim hülasalarımdan ibaret iklim şartlarının sosyal yaşamım üzerinde kurduğu baskı. Baskılanmış, bir yaşamdan söz etmem başka yaşamlara karşı ettiğim bir başka haksızlık değil mi? Haksızlık etmek, bir fiil mi? Ve istediğim zaman fiiliyata dökebilir miyim içinde hak geçen eylemlerimi.

Sonsuz bir rüya mı bu? Eşsiz bir kâbus mu yoksa? Sorular, engin sorular. Kaç defa dizlerimin kırıldığını hatırlayamayacak kadar B12 vitamini eksikliği, sonsuz defa kalbimin kırıldığını anımsayamayacak kadar anti depresan etkisi. İçimde hapsolmuş genç bir delikanlının depreşen etkisi de eklenince işte o zaman vızıldamakta arılar, engin arılar.

Bana beni sorsalar, dört tarafı yamalı üç boyutlu bir bedeni tasvir etmeye başlardım. Bana beni sordular mı hiç bilmiyorum. Bana beni sorsalar, üç tarafı denizlerle çevrili güzel bir yurdun dört tarafına döşenmiş çelişki yüklü mayınlarından bahsederim. Çocuk çağda yırtılmış bir ayakkabının, yetişkin ruhta bıraktığı tahribatı anlatamam ama o yüzden iyisi mi beni bana sormasınlar. Anlattığım kadarı ile yetinsin, insaniyet ikliminin tarafları.

Uçsuz bucaksız, hatta hatırlamam gerektiğinde sivrice uçları budaksız bir kumsalda yürüyorum bazı zamanlar gözlerimi kapattığımda. Kapalı ise gözlerim, daha önceden gördüklerimi istifra ediyor gözlerim. Gözlerim, gönlümün sindirimine alet oluyor istemeden. İstemsizce ağlamak gibi bir şey. İsteyerek ağlamadım zaten daha önce. Daha önce demişken; dün saat üçte kimdim ben?

İnsanı insan yapan niceliklerinin alınıp satılabildiği pazar yerlerinin tozu. Bir adım önde olanın, önüne bakmaması ve neticesinde elinden düşürdüğü ince ve zarif kozu.
Ahh, doktor beni bu sesler mahvediyor, bu seslerin kafatasımda yankılanması kahrediyor beni, demiştim bir şarkıya eşlik etmemin hemen ardından.

Hemencecik olsun bitsindi geçmişte eyleme konu olmuş isteklerim. Şimdi aynı değil hissiyatım eylemlerim konusunda. Hiçbir şey aceleye gelsin istemiyorum. Sırada ne olacağını biliyorum ne de olsa. İnsanlar doğar büyür, yaşar ve ölür diye öğrettiler naçiz zihnime. Alelacele ölmek istemiyorum belki de. Belki de bilim insanlarının da acelesi yoktu ve ölümsüzlük de bu yüzden keşfedilemedi daha. Dahası da var elbet, gün saat üç ve ben kimim ki sorguluyorum zamanı.

(Toplam 43 ziyaret, bugün 1 ziyaret)

Bir Cevap Yazın